HAZRETI ALI


Hz. Ali, 29. Temmuz 599 tarihinde Mekke’de dogmustur. Bu tarih, Fil yilinin 30. yilinin Recep ayinin 13. günü olan Cuma günününün Miladi takvimde karsiligidir.[1]


Kabe’de dogmus olan tek kisidir. Annesi Fatima’dir. Hasim’in oglu Esed’in kizidir. Babasi ise, Ebu Talib’dir. Ebu Talib de Hasim’in oglu olan Abdülmüttalib’in ogludur. Bu nedenle Ali, anne ve baba soyu bakimindan tam bir Hasimi’dir. Annesi adini, “arslan” anlamina gelen “Esed” veya “Haydar” koymak isterse de Muhammed’in istegiyle “Ali” konur. Diger adlarsa ona lakap olarak verilir. Daha sonralari bu lakaplara, “Tanri rizasini kazanmis” anlamina gelen “Murtaz┠da eklenir. Künyeleri “Ebü’l-Hasan”la “toprak babasi” anlamina gelen “Ebü’t-Turâb”tir. Bu son künyeyi kendisine Hz. Muhammed verdiginden, Ali genellikle bu künyesini yeglemistir.


Hz. Muhammed, Ali bes yasindayken yanina alarak bakimini üstlenir. Bu durum 18. yasina dek sürer. Böylece Ali’yi Peygamber Muhammed egitmis, kisiligini kazanmasina yardimci olmustur. Halk deyimiyle Ali, Peygamber’in “çarkindan çikmis”tir.


Hz. Ali, Muhammed’in peygamberligine ilk inananlardan ve bu nedenle ilk Müslümanlardandir.[2]


Hz. Muhammed’e peygamberlik vahiyi geldiginin ikinci günü ona inanan ve peygamberligini kabul eden, dahasi her türlü gücüyle onun hizmetine giren ilk kimse olur. Bu baglilik ömrünün sonuna dek kesintisiz sürer. Kuran’in “Mushaflik” döneminde 22 yil “vahiy yazmanligi” yapar. Bu, kolay kolay kimselerin ulasamayacagi bir görevdir.


“Ilk Müslümanlar”in kimler oldugu tartismalara bogulmustur. Bunlar Muhammed’in; esi Hatice, yegeni Ali, kölesi Zeyd gibi en yakinlarindan olustugu bilinmektedir. Ne var ki Sünni çevreler buna “dostu” Ebu Bekir’i de eklemeye çalisirlar. Oysa, Ebu Bekir’in ilk Müslümanlardan olmadigi bilinmektedir. Misirli Hiristiyanlardan Afif el-Kindi Mekke’ye gelisi sirasinda Hz. Muhammed’in Hacerü’l Esved tasinin önünde namaz kildigini, arkasinda ise bir kadin, bir erkek ve bir de köle oldugunu yansiz bir gözlemci olarak kitabinda belirtir. Dogallikla bunlar Hatice, Ali ve Zeyd’dir.[3]


Hz. Ali’nin Peygamber’e, onun düsüncelerine bagliligi zaman zaman yasamini da ortaya koyacak biçimde sürer. Peygamber’in Medine’ye göçü sirasinda yatagina yatarak, ölüm tehlikesini gögüsler. Islam’in kabulünde yasamini ortaya koyar ve savas alanlarinin bir numaralari savasçisi olur. Bir “Islam militani”ymis gibi canla-basla savasir, çalisir. Bu alanda hiçbir özveriden kaçinmaz. Bu yararliliklarindan ötürü Ali kendilerine cennet vaadedilen on kisi (“asere-i mübessere”) arasindadir. Peygamgamber’in istegiyle olusturulmus ve onun ölümünden sonra da çalismalarini yürüten alti kisilik meclisin üyesidir.[4]


Bunlar Ali için önemli konumlardir.


Hz. Ali, “Islam devrimi”nin Peygamber’den sonra bir numarali adamidir. Peygamber Muhammed’i, “madde ve manâda temsil yetenegi bakimindan” en yüce kimsedir. Kendisine halifelik sirasinin çok sonralari gelmesi, onun degerini düsürmez. Bu durum, dönemin siyasal çalkantilarinin bir sonucudur. Ali, son nefesine kadar Peygamber’den ve onun yolundan ayrilmamistir. Hz. Muhammed’e ilk inanan kisidir. Ali’nin Hz. Muhammed’e bagliligi kuskusuz; “tam bir teslimiyet içinde ve ask düzeyinde”dir. Ali için; bütün güzellikler, iyilikler, idealler Hz. Muhammed’e bagliliktan ibarettir. Peygamber’in Medine’ye göçü sirasinda onun yatagina yatarak ölümü gögüslemesi, Peygamber için “ölüme bile gitmeyi seref bildigi” içindir. Ali’nin ilim ve irfan açisindan sahabelerin en önde gelenlerinden olmasi konusunda kimsenin kuskusu yoktur. Hz. Muhammed’in temsil ettigi bilim ve hikmet degerlerinin insanlara ulastirilmasinda Ali biricik addir. Alevi-Siilerin tümü, Sünni tasavvufi tarikatlarin / ekollerinse bir bölümü soy ve inanç kütüklerinin Peygamber’e baglandigi noktaya hiç çekinmeden Hz. Ali’yi yerlestirmislerdir. Bu nedenle tasavvuf tarihinin Hz. Ali’ye verdigi ad, “Sah-i Velâyet” olmustur. Ali, züht ve takvada ileri düzeylere ulasmis sahabeler içerisinde yer alir. Ona, en üst düzey (mertebe) biçilmistir. Islam düsünce ve ahlâkinin “dünyaperest Emevi bezirgânlari”nca karartilmaya, yozlastirilmaya ve gericilestirilmeye gidildigi dönemlerde “peygamberane yasama dönüs” ve “dünya perestlige” bir tepki olarak ortaya çikan tasavvufi hareketler bireysel ve toplumsal bir disiplin olarak Fatima ile Ali’nin sergiledikleri yasamin bir örnek alinisi gibidir. Ali, bir “feta” olarak Müslüman gençliginin “ideal tipi”dir. Bunu özellikle Fütüvvet çevreleri ile Sii, Alevi, Ahi ve Bektasi topluluklari benimseyerek, egilimlerine öz olarak kazandirmislardir. Bu çevrelerin “Kamil / yetkin / olgun insan tipi” de yine Hz. Ali’dir. Ali ve Ehlibeyt sevgisi dinsel, ruhsal, ahlâksal, toplumsal ve siyasal bir olgudur.[5]


Peygamber Muhammed’in yolunun özünü kavrayan, yakalayan Ali, bu yolla / ideolojiyle bütünlesir. Bu nedenle Aleviler, bu kendilerinin de sahiplendikleri ve izledikleri yola “Muhammed- Ali Yolu” derler. Islam’in ana damari ve anayolu budur. Bu yolu; Ehlibeyt, yine bu soydan gelen Oniki Imamlar ve seyyidler sürdürürler. Alevilerse bu yolun baglilari, inanirlari olurlar. Islam’daki “mezhep” adi altindaki Sünni nitelikli siyasal ve toplumsal hareketlerin hepsi Muhammed-Ali bütünlügünden çatlaklar yaratarak, araya sizmak dogrultusunda olmustur. Islam’daki iktidar kavgalarinin, kanli savaslarin, mezhep akimlarinin nedeni hep budur.


Tarihçiler ilk kaynaklara ve söylenenlere (rivayetlere) dayanarak Hz. Ali’nin karakteristik tipini belirlerler. Bunlara göre; Ali esmer, gür sakalli, saçlari önden dökük, büyük ve elâ gözlü, güler yüzlü, güzel yüzlü, orta boylu, iki omuzunun arasi genis, pazulari ve baldirlari kalin, mafsallari ince, pençeleri aslan gibi güçlü, oldukça cesur, insan güzeli, her savasta ve vurusmada basarmis, buna karsin yumusak huylu, alçak gönüllü, hosgörülü, cömertligiyle ünlenmis ve bunu ilkelestirmis, insanlikli, tapinima düskün, insan iliskilerinde ve yönetimde adil, paylasimci ve özverili, usta konusmaci düzeyinde çok iyi konusan, belâgatle söz söyleyen biridir.[6]


Hz. Ali, Peygamberle birlikte Islam’in ilk döneminin tüm savaslarina katilmis, Islam’i yapilandirmaya ve kurumlastirmaya çalismistir. Bedir, Uhud ve Hendek savaslarinda Hz. Muhammed’in yaninda vurusmalara katilmis, olaganüstü basarilar göstermistir. Bu savaslarda önemli vurusmacilardan / dövüsçülerden biridir. Peygamber Uhud’da “Zülfikâr” olarak adlanan kilici Ali’ye verek onun degerini bir kez daha teslim eder. Ali bu savasta 90 yara alacaktir. Hendek Savasi’nda Islam tarafinin dövüsçülerinin yitik vermeleri üzerine Ali Peygamber’den israrla izin istemis, Peygamber basindaki “imame”yi ona giydirerek, savasa sokmus ve “mücessem iman mücessem sirkle savasmakta” demistir. Ali, yalniz Tebük savasina katilmamis, Peygamber’e vekâleten Medine’de kalmis, sivil halki korumakla görevlendirilmistir. 628’de Fadek’te Yahudi Sa’d kabilesine karsi yapilan savasi yönetmistir. Ayni yil yapilan “Hudeybiye Baris Antlasmasi”nin metnini Hz. Ali kaleme almistir. Mekke’nin alinmasi günlerinde Kabe’deki putlari ve resimleri Peygamber Ali’yi omuzlarina çikartarak kirdirmis ve temizletmistir. Peygamber, Taif’deki putheneyi yiktirma ve putlari kirdirma isini Ali’ye yaptirmistir. Bedir Savasi’nda sancaklardan Peygamber’in sancagini Ali tasimistir. Hayber saldirisinda Ebubekir’le Ömer’in basarisiz olmalari sonucu Peygamber sancagi ona tasitmistir. Bu görevlendirme üzerine sunu söyler: “Yarin sancagi öyle bir kimseye verecegim ki, o Tanri’yi ve elçisini sever, Tanri ve elçisi de onu severler. O kaçmaz, fethetmedikçe de geri durmaz”. Hayber’de kale kapisini kalkan olarak kullanisi söylencelesir. Mina’ya, Peygamber onu görevlendirmistir. 632 yilinda yapilan Yemen seferini o yönetir ve Hamdanilere Müslümanligi kabul ettirir.[7]


Ali, Peygamber Muhammed’in hem kuramsal, hem de uygulamali iyi bir izdasidir. Kuran’in vahiyiyle baslayan Islam ögretisini en iyi bir biçimde anlamaya çalisan ve bunu topluma benimsetenlerin basinda gelir. Bu nedenle Ali, Islam’in özüne ve ruhuna baglidir. Bu alanda herhangi bir makam, sayginlik, çikar kaygisi yoktur. O, sürekli Islam’in gönüllü eri olmayi yeglemistir. Bu durum biraz da Peygamber Muhammed’e asiri bagliligindan ve ona olan inancindan-güveninden kaynaklanmaktadir.


Ali’nin Islam içindeki konumu sürekli tartisilmistir. O, Peygamber Muhammed ögretisinin iyi bir savunucusu olarak Islam’in merkezindedir. Islami ana kolun temsilcisidir. Sürekli devletçi olusunun, zor günlerde devleti düze çikarmayi üslenmesinin nedeni budur. O, Muhammed’i Müslümanligi sürdürmeye çalismistir. Digerleri ise bu çizgiden ayrilmalar göstermis; Ali’yi, soyunu ve izdaslarini baski altina alarak kendilerine özgü gelistirdikleri bir çizgiyi Islam’in asli ve kendisidir diye iktidar gücüyle kabul ettirmislerdir. Zamanla Islam’in yönetimini ele geçiren bu çevreler kendi ögretilerini Peygamber’in ana çizgisi ve asli ögreti, Ali çizgisini sördüren ögretileri de “Islam’dan sapma” olarak göstermeyi basarmislardir. Siiligin mezhep kabul edilmeyisi, Aleviligin Islam’in disinda gösterilmeye çalisilmasi hep bu nedenlerden kaynaklanmaktadir.


Ali, Kuran ayetlerinin ögrenilmesi ve ögretilmesi isinin en içtenlikli erlerinden biridir. Hz. Muhammed’in yaninda olmasinin da rolü olsa gerek, gelen vahiy ayetlerini ilk bellegine yerlestiren ve ögrenen sürekli o olmustur. Hatta daha sonralari Kuran’in derlenmesi yillarinda Ali bu belleginde tuttugu ayetleri bir araya getirmis, kitaplastirmistir. Özellikle, Alevi / Sii dünyasinda “Ali Kurani” olarak adlandirilan Kuran böyle dogmustur.[8]


Ali derlemesi, Kuran’in Peygamber’den sonra kitaplastirma isindeki kuskulara ve düsülen çeliskilere çözüm getirecek niteliktedir.


Ali, iyi bir Kuran yorumcusu olarak bilinir. Kuran’in gelis ve yasama geçirilis döneminin her asamasini bizzat Peygamber’in yaninda ve onunla birlikte geçirmesi, onu bu açidan olanakli kilmistir. Alevilik / Siilik, Ali’nin Kuran yorumundan çikmis ve bu yorumu esas almistir.


Ali’nin Islam’in kurumlasmasinda önemli rolü olmustur. Halife Ömer, “Hicret Olayi”nin Hicri takvimin baslangici olarak alinip yeni bir takvim düzenlemeyi Ali’nin önerisiyle yapar. Islam’in ilk halifeleri kendisine garazkârane davranmalarina karsin, Islamiyet’in rayina oturmasi, toplumsal birlik ve düzenin saglanmasi için bu halifelere yardimci olmaktan kaçinmamis, “danismanlik” yapmistir. Eyaletlerden gelen sikâyetleri arastirmasi ve gidermesi için Halife Ömer’i uyarma isini üstlenmis, Osman’in yandasliklari ve haksizliklari nedeniyle yasaminin tehlikeye girmesi sonucu Ali halifeyle küskünler arasinda iliskiyi kurma isini üstlenmis, evinin kusatilmasi sirasinda bile çocuklariyla birlikte onu korumaya çalismistir.


Osman’in öldürülmesi sirasinda toplum oldukça bozulmus, huzur kalmamistir. Ali, kendisine israrla önerilen halifeligi üstlenmekten tereddütler geçirmisse de, devletin merkezinden ve ilk kuruculardan olmanin verdigi sorumlulukla bu görevi en kötü döneminde üstlenmistir. Bes günlük tereddütten sonra halifeligi kabul eder ve 24. haziran 656 günü Medine’de peygamber mescidinde kendisine baglilik yemininde (biat) bulunulur. Bu tören için minbere ilk çikan halife Ali olur. Medine’den ayrilir ve bir daha da dönmez.


Hz. Ali dönemi tümüyle iç karisikliklarla geçer. Ayse, Talha ve Zübeyr onun halifeligini kabul etmemis ve Basra’ya çekilmisleridir. Bu nedenle Ali bunlar için Basra üzerine yürür. “Cemel Olayi” bu kentin önünde 4. ekim 656 tarihinde yapilir. Ali savasi kazanir. Ali’yi oldukça üzen bu olay sonucunda Talha ile Zübeyr ölür, Ayse ise Peygamber’in esi olmasi nedeniyle duyulan saygidan dolayi gözetim altina alinarak, Medine’ye gönderilir. Hazinede birikmis parayi ihtiyaçlilara dagitir. Astar’in ön çalismalarindan sonra Küfe’ye girer. Oradan Medain’e gider. Sam’da bagimsiz saltanatini kurmus olan Muaviye ile Siffin ovasinda haziran-temmuz-agustos 657 aylarinda 110 gün süren “Siffin Savasi” yapilir. Savas kazanilmak üzereyken, Amr b. As’in Muaviye’yi bir “hile”yi kullanmasi önerisiyle, Kuran sayfalari mizraklara takilarak Ali’nin ordusunun savasi durdurmalarina yol açilir ve Muaviye ordulari kesin bir yenilgiden kurtulur. Bunun sonucunda “Hakem”e gidilir. Kurnazligiyla ünlü Amr Muaviye’nin, safligiyla ünlü Musa el-Esari ise Ali’nin hekemleri olurlar. Ali, istemeyerek de olsa Musa’nin kendisini temsil etmesini kabul eder. Subat 658’de hakem toplanir. Musa, damadi Abdullah b. Ömer’in halifeligini düsünmektedir. Amr’in sözlerine de kanarak, Osman’in öldürülmesinde Ali’nin suçlanmasina yanasir ve Osman’in öcünün alinmasinda Muaviye’yi yetkili görerek, temsil ettigi Ali’yi halifelikten alir. Aslinda bu Amr’in düzenidir. Musa bu düzene çekilmistir. Amr da Musa’nin kararina katilarak Ali’nin görevden uzaklastirilmasini benimser. Temsil ettigi Muaviye’yi halifelige atar.


Ali’nin hakemi kabul etmesine karsi çikan bir grup, ondan ayrilarak Abdullah b. Vahbalrasibi’nin baskanliginda toplanirlar. Sonuçta Ali’yi sorumlu tutarlar. Ali’den kopan bu topluluk “Hariciler” adiyla anilirlar. Bassizliktan yanadirlar. Nihilist hareketlere girerler. Kargasalik çikarirlar. Kararli bir politikalari ve bir sistem anlayislari yoktur. Ali; 17. temmuz 658’de bu topluluk üzerine düzenledigi “Nehrevan Savasi” ile, bu kesimi etkisiz kilarsa da, Islam toplumunun sonraki dönemlerinde bu kesimin yikiciliklari uzun zaman sürecektir. Zamanla kimi mezheplere karisarak eriyip kaybolacaklardir.


Siffin Savasi ve hakeme gidilmesi Ali’nin yönetiminde ve yasaminda dönüm noktasidir. Oysa Ali, istemeyerek, zorunlu olarak hakeme gitmistir. Yandaslarinca zorlanmistir. Bu olaylar Islam toplumunun bölünmesinde etken olur. Ali’ye bagli olan kesimler “Siiler” adiyla varliklarini sürdürler. “Aleviler” bu kesimin ve akimin paralelinde zamanla olusur ve ad alirlar. Siiler ve Aleviler ödünsüz Ali yanlisidirlar ve Ehlibeyt seveni olarak günümüze kadar varliklarini ayni içerikte sürdürmüslerdir.


Bir üçüncü grupsa; Muaviye ve Ümeyyeogullarinin yaninda yer alan kesimdir ki, bunlar “Emeviler” adiyla adlandirilirlar. “Sünnilik”in temelini bu topluluk ve akim atar. Zaten, “Ehli sünnet vel cemaat” sözünün de babasi bilindigi gibi Muaviye’dir.[9]


Bu söz, Muaviye’nin Ali’ye karsi yürüttügü karalama kampanyasi sirasinda dogacak, giderek bu akimin içerisi dolacak ve genel Islamliga egemen bir mezhep durumuna dönüsecektir.


Muaviye, Sam’i baskent edinerek Suriye’ye yerlesir. Devletinin güçlerini orada toparlar. Ali, Küfe’yi merkez edinerek Irak topraklarina agirlik verir. Savastan sonra da Küfe’ye çekilmistir. Orada Haricilerden Abdulrahman Ibnü’l Mülcem al-Sarimi tarafindan 27. ocak 661 tarihinde zehirli bir kiliç darbesiyle vurulur. Iki gün sonra ölür. Öldürüldügünde 63 (veya 65) yaslarindadir.[10]


Firat’in dalgalarini engelleyen su bendinin yanina defin edilir. Daha sonralari burada Necef kenti (bugünkü Meshed-i Ali) kurulur. Türbesinin bulundugu yer, Necef-i Esref adiyla anilmaktadir. Ali, 4 yil 9 ay yönetimde kalmistir. Dönemi tümüyle iç çatismalarla geçmistir. Öldügü zaman da toparlanamamis bir Islam-Arap devleti vardir.


Iç çekismelerin dogurdugu uygunsuz tutumlar nedeniyle Ali’nin mezari gizli tutulmustur. Ama Ehlibeyt’ten ve Oniki Imamlardan olan kimseler Necef’teki mescidde Zarih denilen sandukasini ziyareti sürdürmüslerdir. Kabrini, ilk kez Abbasi halifelerinden Harun-ür Resit 786 yilindan sonra belirleyerek yaptirmistir. Kabrin üzerine bir bina kurulmustur. 892’den sonra Dâ-i Sagiyr denilen Zeydü’l-Hasani oglu Muhammed, yapiyi onartmis ve yeniden düzenlemistir. 979’da Azus-üd-Devle Fenâ Husrev ibni Büveyd Deylemi türbeyi birbakima yeniden yaptirmis ve birçok vakif baglamistir. Daha sonralari yanginda zarar gören türbe halkin yardimiyla 1358’de yeniden yapilmistir. 1636’da Sah Safi’nin yardimiyla türbenin yeniden onarimi baslamis, bu çalismalar 1642’de Sah II. Abbas döneminde bitirilmistir. Nadir Sah 1741’lerden sonra kubbeyi ve iki minareyi altinla kaplatmistir. Son dönemlerde Nasirüddin Sah 19. yüzyilin ortalarinda türbeyle mescidini onartmistir. Sultan Abdülaziz de altinla islenmis iki büyük samdan armagan etmistir.[11]


Imam Ali, Hz. Muhammed’in en çok deger verdigi ve güvendigi biridir. Medine’ye göçüldükten bes ay sonra göçmenlerle (muhacir / Mekkeliler) ensar (yerliler / Medineliler) arasinda dayanismaya dayanan Alevilerin sonradan musahiplik geleneginin ilk kaynagi olarak gördükleri bir kardeslik kurulur. Peygamber de, Ali ile kardes olur. Ali’yi kendilerinin kardesi, veziri ve vasisi olarak çevreye sunar.


Ali, 622 yilinin sonlarinda Peygamber’in kizi Fatima’yla evlenir (Hicret’in 1. yili, Muharrem ayinin 21. persembe günü).[12] Fatima, örnek bir kadin tipidir. Yeni olusturulan Islam toplumunda ideal kadin örnegidir. Her türlü kirden, kötülükten arinik anlamina gelen “Betül” saniyla anilir. Ebubekir’le Ömer de Fatima’yi istemelerine karsin, Fatima da babasi Hz. Muhammed de Ali ile evlenmesinden yanadirlar. Bu evlilikten Hasan ile Hüseyin dogarlar ve Peygamber Muhammed’in soyu, yani Ehlibeyt’i bu evlilikten sürer. 606 yilinda dogan Fatima, babasindan 3-4 ay sonra, yani 12. kasim 632 yilinda 26 gibi genç bir yasta ölür. Ali, ayni yil iki önemli destegini yitirmistir.


Ali, Fatima’nin sagliginda ikinci bir evlilik yapmaz. Arap gelenegini çigneyerek tekesli olarak kalir. Ancak onun ölümünden sonra evlilikleri olur. Fatima’nin ölümünden sonra, 7-8 hanimla evlenmistir.[13]


Bu evliliklerin tümünden 18’i kiz 18’i erkek olarak 36 çocugu olur.[14]


Veda Hacci dönüsünde Gadiri Hum’da 16. mart 632 günü Peygamber Ali’yi yanina alarak minbere çikar ve topluma Kuran’la Ehlibeyt’ini biraktigini söyler. Toplumun yanlisa düsmesini bu iki ögenin önleyecegini belirtir. Ali’nin elini tutarak; “Ben kimin mevlasiysam, Ali de onun mevlasidir” diyerek kendisinden sonra Islam Devleti’nin yönetimine Ali’yi önerir. Bu öneriden sonra Ali oradan bulunanlarca kutlanir. Dahasi kutlayanlardan biri de, sonradan bunlari duymazliktan-görmezlikten gelecek, Ali’ye karsi amansiz erk savasimi yürütecek ve Peygamber’in istegini çigneyecek olan Halife Ömer’dir.


Gadiri Hum günü Sii / Alevi / Bektasi toplumu için Ali ve Ehlibeyt’e iliskin kutlu günlerdendir. Kutlanmasi, bu toplumlarca inançsal gelenegin içine alinarak sürdürülür.


Hz. Muhammed haziran 632 yilinda ölür. Yerine Islam Devleti’ni yönetme isi gündeme gelir. Bu is, halifeliktir. Bu alanda, Hasimogullari, muhacirler ve ensar etkindir. Söz sahibi konumundadirlar. Hasimogullari genellikle Hz. Ali üzerinde durmaktadirlar. Fakat politikanin tüm ögeleri çalistirilarak, Ali devletin yönetiminden uzak tutulur. Bu durum Halife Osman’in öldürülmesiyle dogan kargasa ortamina ve devlet krizine dek sürer. O kosullarda is basa düsmüstür. Ali zorunlu olarak yönetimi kabul eder.


Her zor günde Ali vardir. Hz. Ali devletin ve toplumun gelecegi için bunlarin hiçbirinden kaçinmaz, görevini canla-basla yürütür.


Baki ÖZ